➨ ALİMİN DOĞRU BİLDİĞİNDEN TAVİZ VERMEMESİ VE BÜKÜLMEZLİĞİ:  MOLLA GÜRANİ ÖRNEĞİ

ALİMİN DOĞRU BİLDİĞİNDEN TAVİZ VERMEMESİ VE BÜKÜLMEZLİĞİ:  MOLLA GÜRANİ ÖRNEĞİ.

Prof. Dr. Kadircan KESKİNBORA
Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi

 

HBT Dergi 110. Sayı – 4 Mayıs 2018

Hepimiz, İstanbul’un kuşatılması sırasında sultanın danışma meclisinde bulunmuş, padişahı teşvik ederek kuşatmanın devamı yönünde görüş bildirmiş olan hocası Molla Gürânî’yi biliriz. Şimdi, onun hakkında bazı detaylara girelim:

Tam adı Şemseddin Ahmed bin İsmail el-Gürânî’dir. Doğum yeriyle ilgili çelişkili bilgiler var ise de, 1410 yılında bugünkü Diyarbakır ili sınırları içinde yer aldığı belirtilen fakat günümüze kadar ulaşamamış olan Gürân kasabasında (veya Ergani’nin Hiler köyünde) doğduğu çoğunlukla kabul görmektedir.

Bilgisini artırmak için Bağdat, Hısn-ı Keyfâ (Hasankeyf), Hayfa ve Şam’a giderek oradaki bilginlerden dersler alır. Kahire’de olgunlaşır, dönemin ünlü bilgini İbn Hacer Askalani’den hadis ve fıkıh derslerini tamamlayıp ondan icazet alarak Memlûk Sultanlığının egemenliği altındaki Kahire’de ders vermeye başlar. Memlûk Devletinin ileri gelenlerinin de hazır bulunduğu sohbet ve münazaralarda, bilgisi ve konulara hakimiyetiyle dikkat çeker. Zamanla tanınan ve sayılan bir bilgin olur.

Müderrislik yaparken Mısır’a gelen Osmanlı ulemasından Molla Yegan ile tanışırlar. Molla uzun boylu, gür sakallı, vakur ve heybetlidir.  İyi yetişmiş ve çok bilgilidir. Molla Yegan, Molla Gürânî’yi çok beğendiğinden beraberinde Osmanlı ülkesine getirir. Birlikte Edirne’ye giderler.  Sultan II. Murat’a takdim eder. Molla, Sultanın iltifatına mazhar olur. Sultan II. Murad’ın talebiyle Şâfiî mezhebinden Hanefî mezhebine geçiş yapmasının ardından, Sultan tarafından önce Bursa’daki Kaplıca, ardından Yıldırım Bayezid medreselerinde müderris olarak görevlendirilir.   

Taviz vermez tavrı padişahın hoşuna gider. Henüz çocuk yaşta Manisa’da bulunan Şehzade Mehmet’in hocası olarak görevlendirilir.  Molla Gürânî’ye gerekirse şehzadeyi dövebileceğini bile ima eder, ancak Gürânî buna gerek kalmadan kısa zamanda Şehzade Mehmet’i dizginlemeyi başarır. O döneme kadar, hocalarına karşı gelip Kur’an-ı Kerim’i bile henüz hatmetmediği söylenen şehzadeyi sertliği ve karizmasıyla sıkı bir disiplin altına alır.

Manisa’ya vardığı saatte şehzadeyi derse çağırır. Uşaklara bile itibar eder, ama geleceğin sultanını görmezden gelir! Talebesine sıradan biri gibi davranır ve “Otur!” der, “Hayır oraya değil, şuraya!”. O güne kadar emretmeye alışan şehzade şaşakalır. Belki de hayatında ilk kez diz çöker. Molla Gürânî, emsileyi (Arapçada fiil çekimini gösteren kitap) açar ve emreder: “Darabe (dövmek) fiilini çek bakayım!” Fatih fiili kafasına göre çeker. Molla Gürânî’nin kaşları çatılır, kafasını “olmadı” gibilerden sallar, bakışlarıyla azarlar. Sonra üstüne basa basa fiili çeker ve sesini yükselterek, “Döverim, seni döverim, seni öyle bir döverim ki!…” Sonuçta, şehzadeye eğitim aşamalarını tamamlatır. Bundan dolayı Sultan II. Murat tarafından taltif edildiği kaynaklarda yer almaktadır. Şehzade artık geceleri ödev yapmaya başlar ve ezberlerini aksatmaz. Daha doğrusu aksatamaz. Ama gün gelir ilmin tadını alır. Eski haşarılıklarından uzaklaşır. Çok değil üç beş ay sonra bambaşka biridir o. Molla Gürânî, “Arabi ve Farisi bilmek yetmez” der, “Düşmanlarının da lisanını öğrenmelisin!” Latince, Sırpça ve Rumca öğretilir. Hem konuşup hem de yazmaktadır. Ardından şehzadeyi İtalyan asıllı Anconal Giriaco’nun önüne oturtur, Avrupa tarihini okutturur. Dahası aritmetiğe, geometriye, astronomiye zorlar. Ufkunu açar. İnanç ve ideal aşılar. Bir ara Manisa’ya gelen Sultan II. Murat, oğlunu tanıyamaz. Mehmet, görünüşte çocuktur, ama çok olgundur. Gürânî, II. Mehmet kesin olarak padişah olduğu tarihe kadar şehzadenin yanında öğretmeni olarak kalır.

Sultan II.Mehmet, tahta cülûs ettiğinde Molla Gürânî’ye vezirlik teklif eder, fakat o bunu kabul etmez. Gürani, bu makam için bekleyen ve çok çalışan birçok değerli insan bulunduğunu, kendisinin vezir olmasının onların şevkini kıracağını ve padişaha faydadan çok zarar getireceğini söyleyerek bu teklifi kabul etmez. Ancak, kazaskerliği kabul eder. Saraya pek sık gitmez, vezirlere isimleriyle hitap eder. Sultan Mehmet’e çok nasihat eder, işlerinde yardımcı olur. Ona karşı duyduğu samimi sevgi ve ilgi sebebiyle, yeri geldikçe eleştirmekten de çekinmez.

Fetva konularında, şer’i hususlarda Padişah’a ve vezirlere minnet etmediğinden (veya bağımsız davrandığından) bir süre sonra, -padişahın çevresindekilerinin de etkisiyle-  padişahla arası açılır.   Bunun üzerine saltanat merkezinden uzaklaştırılmak için, 1453 tarihinde Bursa evkafının tashih ve tanzimi için Bursa’ya gönderilir. Burada da bükülmez bir tavır sergiler. Fetihten sonra “Fatih” ünvanını da almış bulunan padişahın gönderdiği yakın bir hizmetlisini, padişahın şeriata muhalif isteğinden dolayı, azarlayıp (kimi yazar darb ettiğini de ekler) göndermesi üzerine bu görevinden de azledilir. 

Bunun üzerine Fatih’e küsüp Osmanlı ülkesinden de ayrılarak Kahire’ye (veya Şam’a) gider.  Molla Gürânî bir süre zamanın Memlûk Sultanı Kayıtbay’ın himayesinde kalır. Ne var ki, Fatih sonradan hocasına yaptığı muameleden pişman olur, ısrarla Molla Gürânî’nin İstanbul’a dönmesini ister. 1457 de tarihinde Mısır’a elçi gönderir. Israr üzerine devrin Memlük Sultanı Kayıtbay, Molla Gürânî’yi birçok hediyeyle birlikte İstanbul’a yollar. Bazı kaynaklarda aslında Kayıtbay’ın Molla Gürânî’yi İstanbul’a göndermek istemediği yazılıdır. Bunun üzerine, Molla Gürânî’nin “Ben gitmezsem aranızda husumet artacak. Sultan Mehmet ile benim aramda baba-oğul muhabbeti vardır” diyerek izin istediği ve böylece İstanbul’a geldiği belirtilir. (Bir kaynakta, Kayıtbay’ın Memlûk tahtına 1468 de oturduğunu, dolayısıyla bu bilgilerin esası olmadığı ifade edilir. Ancak, diğer kaynaklar aynı öyküyü verdiğine göre, Kayıtbay belki de o dönemde Sultan olarak değil, Şehzade olarak Gürânî ile muhataptır.)

Fatih’in yanına dönen Molla Gürânî’ye Bursa kadılığı yeniden verilir. Bu durum, Fatih’in bir yerde hatasını itirafı ve özür dilemesi demektir. Aslında bu olay, hem Fatih Sultan Mehmet’in hem de Molla Gürânî’nin ne kadar yüksek karakterli, ne kadar olgun, ne kadar büyük şahsiyetler olduklarını gösteren, tarihe kaydedilmesi, bilinmesi ve öğretilmesi gereken önemli bir olaydır.

Molla Gürânî,1480 de Molla Hüsrev’in ölümü üzerine, Bursa kadılığından aylık 20.000 dirhem maaşla Şeyhülislâmlığa atanır. Adaleti ve dürüstlüğü ile herkesin sevgisini kazanır. Bu atamadan sonra Fatih, saltanatının son yıllarını 40 yıldan beri öğretmeni ve haldâşı olan Şeyhülislam Molla Gürânî ile geçirir.

 

Molla Gürânî, Fatih Sultan Mehmet’in ölümünden sonra da aralıksız olarak fetva makamında bulunur. Fatih’in yerine geçen II. Bayezid de babasının hocasını ölümüne kadar (1488)
makamında bırakır.

Çoğu kaynakta Osmanlının 4. Şeyhülislamı olarak geçmektedir. Ancak, ünlü tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı” adlı kitabında “Osmanlıda şeyhülislam ünvanının ilk olarak hangi tarihlerde kullanılmış olduğunu açık olarak bilmiyoruz” demektedir. Fakat Fatih Sultan Mehmet’in derleyip toparladığı Kanunname’de şeyhülislam ve müftü diye iki unvanla da anılan zatın ulemanın (alimlerin) reisi olarak kaydedilmekte olduğu ve daha sonraki tarih ve belgelerde hem müftü hem de şeyhülislam ünvanları görülmektedir. Fatih’in Kanunnamesinde şeyhülislamla beraber padişah hocaları da “serdar-ı ulema” olarak anılmakta ve vezir-i âzamın onları üst tarafında oturtması (protokol sırası tayini) beyan olunmaktadır. Bu kural, Kanunname’de (Kânunname-i Âli Osman, sayfa 10) şöyle geçmektedir: “Şeyhülislam ulemanın reisidir. Ve muallim-i sultânî dâhi serdâr-ı ulemadır. Vezir-i âzam onları riayeten üstüne almak münasibdir. Ama müfti ve hoca vüzeradan bir nice tabaka yukarıdır. Ve tasaddur (en başa oturma) dâhi ederler.”

Mezarıma Ayaklarımdan Çekerek Götürün

Molla Gürânî, 1488 (hicri 839, kış, Recep ayı) yılında ağır hasta olarak evinde bir ikindi vakti vefat eder. Öleceğini anlayınca, konağında kendisine bir yatak hazırlatır. Yanına toplanan hafız öğrencilerine “Bugün, üstünüzde olan hakkımı ödeme gününüzdür,” diyerek, kendisi ölene kadar Kur’an okumalarını ister. Ziyarete gelen vezirlerden Davud Paşa ağlar. Gürânî ona “Ey Davut, kendi haline ağla! Ben dünyada rahat ve huzur içinde yaşadım.” der. Vefatı öncesinde öğrencileri ve etrafındakilere:  “Bayezid Han’a söyleyin adalet üzere olsun, insanları himaye, beldeleri muhafaza etsin.”, “Namazımı bizzat o kıldırsın ve borçlarımı sahiplensin. Size vasiyetim şudur ki, beni garipler gibi defnedin. Mezarıma ayaklarımdan çeke çeke sürükleyin!” der. Cenaze namazı, bizzat II.Bayezid Han tarafından kıldırılır. Padişah, hem vasiyete, hem de edebe uymak ister. Mezarlığa gelindiğinde cenazesini çeke çeke sürüklerler, ama zarif bir üslupla: hasır üstünde. İşte, bu da bir mesajdır; ölürken bile öğretmeye devam etmiştir. Fatih’in özür dilediği, büyük saygı gösterdiği, ondan sonraki padişahın da saygıda kusur etmediği, cenaze namazı bizzat padişah tarafından kıldırılmış, yıllarca bir protokol üyesi, alimlerin reisi olarak makam işgal etmiş, şeyhülislamlık yapmış birinin fâni bedeni sürüklene sürüklene mezara gitmektedir.

Lakabı, “Diyar‐ı Rum’un (Anadolu) alimi” olan Molla Gürânî, sağlam ve sarsılmaz bir ilim haysiyet ve ahlakına sahipti. Bu tutumu makam, mevki ve çevresindeki devrin önde gelenleri ile ilişkilerinde kendi aleyhine dalgalanmalara neden olsa bile; ilminin izzet ve haysiyetini koruma adına tavizkar davranmamıştır. Padişah da dahil olmak üzere, devrin en mühim şahsiyetlerine karşı adeta mütehakkim bir şekilde hareket ederdi.

Üç hükümdarın da (II. Murat, II. Mehmet, II. Bayezıd) idaresi sırasında görev aldı. Fikir ve kanaatleri ile dönemin idarecilerine ışık tuttu. Padişahları, bayramlarda bile davet edilmeden ziyaret etmezdi. Diğer ilim adamlarına mütevazi davranır ve onlara karşı kıskançlık göstermezdi. Hatta, resmi görevlerde kendisini geride bırakanların özelliklerini onaylar, haklı olarak ilerlemiş olduklarını söylerdi.

 

Klasik Osmanlı tarihlerinde aktarılan bir anekdot, O’nun ne kadar ileri görüşlü olduğunun da adeta delilidir. II. Murat tarafından ziyaret edildiği sırada, sultan “İstanbul’un fethinin kendilerine nasip olup olmayacağına dair” fikrini sorar. Molla Gürânî, açıkça fethin “Kapıdaki Akmolla (Akşemseddin) ile bahçedeki çocuğa (şehzade Mehmet) nasip olacağını” ifade eder.

Resmen müderrislikten ayrıldıktan sonra da “öğretme” görevini ihmal etmedi. Adeta özel dersler vererek, birçok kimselerin dini bilimler alanında yetişmesini ve ilerlemesini temin etti. Molla Gürani Osmanlı uleması arasında sağlam ahlaklı, hiçbir kuvvet karşısında ilmi kanaatlerinden fedakarlık etmeyen ve ilmi her şeyin üstünde tutan bir alim örneği olarak seçkin bir yer aldı.

Molla Gürânî’nin kabri, İstanbul Fatih ilçesinde Millet Caddesi üzerinde, Fındıkzade otobüs duraklarının hemen arkasındaki Karamanî Piri Mehmed Paşa Camii’yle karşı karşıyadır. Bu alçakgönüllü bilgin, her gün önünden geçen binlerce insan ile iç içedir. Molla Gürânî, kendisinin yaptırdığı caminin haziresine, mihrabın hemen önüne defnedilmiştir. Ne var ki, bu cami, günümüze kadar gelememiştir, sadece kabristanı mevcuttur.

İşte, Bizim Saygı Göstereceğimiz Bilgin, Akademisyen Ve Din Alimi Profili. Yâni, Olması Gereken.

KAYNAKLAR:

1) Taneri A. Osmanlı Devletinin Kuruluş Döneminde Hükümdarlık Kurumunun Gelişmesi ve Saray Hayatı-Teşkilatı. İstanbul, MEB Yayınları, 2003, s.153-158,211,

2) Uzunçarşılı İH. Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı. Ankara, T.Tarih Kurumu Basımevi, 1988, s.104,145,147.

3) TDV İslâm Ansiklopedisi , TDV Yayınları, İstanbul 2005, Cilt 30, s: 249.